""Ve zennûni iz zehebe mugâdıben fe zanne en len nakdire aleyhi fe nâdâ fiz zulumâti en lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn 21/87"
"i must not fear. fear is the mindkiller. fear is the little death that brings total obliteration. i will face my fear. i will permit it to pass over me and through me. and when it has gone past i will turn the inner eye to see its path. where the fear is gone there will be nothing. only i will remain."
Eskiden daha güzellermiş sanki kadınlar, porselen pembeliğinde, dantelli bilmemne kumaşı örtüler zerafetindeymiş. Şimdiye göre kısıtlı makyaj imkanları ile "mükemmel" sıkı ve iyi görünürlermiş. Bir de o dönemin havasından sanırım baygın baygın, ölü köpek gibi, bakarlarmış. Ki nokta-i nazarımda bu denli şuh oluşları da bundan mütevellit galiba.
Aslında hiç bir şey yazmak aklımda yoktu. Maillere, falan filanlara bakarken, kişisel eğitim-iş yaşamı zımbırtılarından müteşekkil istenmeyen bir postayı okuyunca aklıma geldi: Yani ideolojiler, fraksiyonlar ya da dinler hesapta dünyaya şekil vermiş, savaşmış savaştırmıştı. Hatta Annette Hanshaw'un çıkış yaptığı yıllarda malum ekonomik buhran, iktisadî bir tutumun, ekolün çöküşü olarak anlatılır.
Annette her halde günümüzdeki şarkıcılardan biri olsa idi her halde, cristina ve ya britney tadında olurdu. Annette'i bu denli çekici, Britney sipıirsı bu derece itici kılan, zamanın ruhu mu? yoksa başka bir şey mi? pek alâ ikisi de dönemlerinin meşhur şarkıcısı. Ben buna moda demeyi tercih ediyordum. Her on yılın, her yüz yılın, her çağın bir modası var. Taş devri, kılıç diş ve mamut derisi önümüzdeki çağa kadar moda :p
Bu şekilde değil tabi. Ama genel hakim olan sanatsal ya da zanaatsal kaygılara moda deniyor, ki hatın kişiler daha iyi yapabilir tanımını. Üç-dört sene öncesine kadar devlet yönetimini hakim olan Hikmet-î Hükûmet'i (raison d'etat) moda'sı geneli olan ama geçer'i olmayan bir şeyle özdeşleştirirdim. Biraz 18. yy. fizyokratları gibi meseleyi yekpare iskelet üstüne bina edilen dokuların( kurum ve felsefeler) zamanla değişmesi ve/veya dökülüp farklılaşarak-yenilenme( bunun için gavurca, osmanlıca ve farsça bir karşılık bir olması gerekti ama hatırlayamadım) sürecinde üretilmesi derdim. Moda bu üst yapıların topoğrafik özelliklerini belirleyen unsurdur derdim. Ama dün gece itibarıyle kanaatlerim değişti. Bu şey, yani bizi öldüren, yaşatan, savaşa sokan, işsiz bırakan, evsiz bırakan ya da tam tersi, barıştıran, zenginleştiren, hamilik ettiren şeyin adı; psikoloji.
Lafı Fazla uzatmak istemiyorum, psikoloji derken bireylerin ya da toplulukların, toplumların ya da örgütsel grupların psikolojisi değil. Top yekün devletlerin, devletler topluluklarının ve hesapta devletler üstü yapıların psikolojisi. Ekonomide bilmemneci yaklaşımlar diye dönem dönem ayırdığınızda o dönem itibarıyle, ticareti ya da sosyal yaşamı daha da önemlisi siyasal süreçleri belirleyen yasaların bir göle atılmış taşın halkaları gibi birbirinin bir ölçüde, ortamına ve alanına göre kopyası olduğunu fark ediyorsunuz. Eee bundan doğal ne var? diyeceksiniz. Tabi doğal. Ama problem şu ki Hikmet-î Hükûmet'in haleti ruhiyesi, bu işleri yürütmüyor, bilakis bu vaziyetten mesul oluyor. Manipüle ediyor. Yani demokrasi, ilkokul tanımı ile, halkın kendi kendini şeyetmesi diye biliyoruz ya. Bu açıdan bakınca, halkın kendi kendini şey ettiğini sanmasını fena halde sağlamak gibi görünüyor. Kanaatlerimizmiş sandığımız şeyler, aslında gönül rahatlığı ile öyle sanmamız için dimağlarımıza Hikmet-î Hükûmet tarafında sokulmuş bir zıbık. Bu kısmı önemli değil. Zaten ortalama 70 yıl yaşarken, en az 10 yıl bunun farkında olmamız bizim için önemli değil. Asıl önemli olan bu Devlet'in bilinçaltındaki şeylerin sağlıklı olup olmadığını bilmek. Yani aslında dünya insanlar için aşırı düzenli iken, devlet için son derece gayr-î nizamî bir habitat. Biz kendi küçük moda ve ruh hallerimizle boğuşurken, devletler kendi depresyonlarında ya da paranoyalarında bizleri harcıyor. Ve işin kötü tarafı bu hiç birimizin zekerinde değil.
Değişen moda vs. ile ilgili resimler ekleyecektim... lakin bu Anette güzel hatun. O akıl almaz ince kaşlarına rağmen.
Bu kadını seviyorum. Böyle kadınların nesli tükendikten uzun yıllar sonra doğmuş olmak tek şansızlığım olsa gerek.
Dünkü posstta
illuminati zımbırtısının viral reklamlar gibi yayıldığından bahsetmiştim. Ekşi de benzeri bir şeyler oldu. Dün açılmış. Ciddiye alınacak bir tarafı yok. Ama dedim ya garip işte... Linki;
Çalıştığım şirkette, fena sayılmayacak bir çalışanımız kuzeninin oğlunu işe aldırmıştı. Şöyle olmuştu. İşe alım için ilan verilmişti. adaylar başvurmuştu. 3 kişi alınacaktı. başvurular başlayınca gn md. arayıp xx tanıdığımız bir müspet genç var, alım sürecinde yardımcı olun denmişti. Sonra alındı işte. Yani yirmi kişilik iki milyon TL'lik bir şirkette bile böyle şeyler söz konusu oluyorsa, büyük şirketleri, devleti, uluslar arası organizsayonları siz düşünün. Her cConspiracy Theory filmini izleyen genç gibi bende, üniversitede epey bu illimunati, skulls, bilderberg üstüne kafa yormuştum. Küçük bir kitap cesametinde de bir araştırma metni ortaya çıkmıştı. Ben onlara Defensor Civitas demeyi tercih etmiştim. Her ne ise, kafanızı bu şeylerle şişirmeyeceğim.
Son zamanlarda bu komplo teorileriyle ilgili bloglarda, yerli-yabancı, patlama yaşanmakta. Ki eskiye nazaran daha da ilgiyle karşılanmakta. Pek çok sebepleri olabilir bunların. Belki insanlar bazı konulardan sıkılmış, umutsuz hale gelmiştir. Düzeltemeyecekleri şeylere olan "değişmezlik" inancı onları, bizden daha organize güçler var aga, söylemine de itebiliyor olabilir. Ya da belki gerçekten illuminatini, skulls her ne karın ağrısı ise onların, ciddiyetsizlikle varlıklarını gizlemeleri için yapılmış çalışmalardır. Belki umutsuz ve işsiz gençliğin, yerel hükümetlere karşı güvensizlik ve şüpheyle yaklaşması için. Bir şeye duyulan korku, onun sahip olduğu potansiyel tehlikeden daha güçlüdür. Hapisaneye düşme korkusu, zihinsel bir hapis yaratır. Edimleri bu korku üstüne bina olur. Belki kaos belki, çakma bahar; arap baharlarının daha etraflıları için zemin hazırlamak içindir. Ama bu aralar arttığı gerçek. Aslına bakarsanız, esaslı bir paradoksda burada var. Eğer illuminati var ise; bunları illuminati "biz buradayız" demek için yapmıyor ise, başka bir planının büyük senaryosunda küçük bir chapter olmadığını nereden bilebiliriz?
çıkarılmak istenen 3. dünya savaşının ilk kurşunun atılacağı ülke. "arap baharı" adındaki vodville ilişkilendirilse dahi işin o cihette olmadığı ülke.
(bundan sonrası haftalık matbuu bir neşriyat için hazırlanan bir yazı taslağından)
öncelikli olarak, arap baharıyla bağnlantılı görünmesine rağmen suriye'de vuku bulan hadiseler bağlantısızdır. öncelikli olarak idrak edilmesi gereken nusayri ve şii farkı ve bunların iktidar düzleminde suriye'de ki karşılığıdır. suriye'deki şii güç üstünde iran'nın hali hazırda etki sahibi olduğu ve bunlar aracılığı ile suriye iktidar üstünde etkisi olduğu gizli ama bilinen bir gerçektir. iran aynı zamanda resmi olarak nusayrilerle ilişkisinin de sürüdürdüğü için suriye diyince iran anlaşılmalıdır. suriye bu haliyel iranın dolayısı rusyanın en büyük ortadoğu kartıdır. suriye amerikan ambargosu, türkiye ortaklaşa ilişkileri ve iran arasında sıkışmış bir ülkedir. aynı şekilde israil'in ezeli düşmanlığı ile karşı karşıyadır. fakat son olaylar, ne iranın güç oyunu, ne türkiye'nin çıkar ilişkileri kapsamında şekillenmiştir. suriye'deki karışıklığın sebebi, israil'in türkiye'nin yükselen "islam coğrafyası ağabeyliği" etkisini bertaraf etmek, iranın siyası hamisini ters-avantaj haline getirmektir. yani olaylar ile:
1) türkiye'nin "islam ülkeleri hamiliği"ni zedelemek.
2) yeni bir suriye hükümeti kurup, iran ve dolaylı olarak rus etkisini ortadan kaldırmak.
3) türkiye'yi ortadoğuda başlatılacak büyük savaşın ilk kurşununu attırmak. islam coğrafyası ile arasında büyük uçurumlar yaratmak.
şeklinde özetleyebiliriz. peki türkiye'yi bu cehennem çukurunun içine çeken adım ne idi? libya'ya nato'nun saldırısına ses çıkarmaması, durumu "insani olarak ele alıyormuş gibi davranıp, işgale destek vermesi idi. bu hamlesi benzeri! sebeplerle ortaya çıkan isyan olayında farklı tavır almasının önüne geçti. aksini dener ise itibarı zedeleneceği gibi, islam topluluklarında, türkiye'nin insani kaygı değil, menfi kaygılar ile hareket ettiği intibaını oluşturacaktır. kaldı ki suriye olaylarında basından sızan bilgiler, libya'dan kat kat daha çok ve daha şiddetli görünmekte. tabi olarak şunu belirtmek gerekir ki basınında "türkiye'yi ortadoğuda savaşa çekme projesi"nin psikolojik ayağı olduğunu belirtmek gerek. ırakta iki milyon üç yüz bin insan, ki bunun altı yüz bini 5 yaş altı çocuk, gün gün öldürüldüğünde ne iç basın ne dış basın ne de hükümet yeterli hassasiyeti göstermemişken. son bir buçuk ay içinde ölen iki bin ( ki farklı rivayetler mütevatir) insan için dünyanın harekete geçmesi! de pek manider. elbette can kaybı önlenmelidir. fakat yöntemi askeri müdehale olmamalıdır. zira can kaybı, amerikan yapımı silahlar taşıyan isyancılar( evet donanımlı isyancılar), rus ve iran yapımı silahlarla donanmış suriye güçleri arasında kalan sivillerin öldürülmesidir. kimin kime kurşun sıktığı belli olmayan bir alanda "askeri müdehale" çığırtkanlığı masum bir ifade biçimi değildir. zira bunu ilk dile getiren iç basın kaynaklı mecralar değil, dış basında yer alan ifadelerdir. başta hilary clinton ingiliz kabinesinin kallavi üyeleri ve alman şansölyesi.
(franz ferdinand'ın suikastı)
Peki Gavrilo Princip kim?
Franz Ferdinand'a başarılı bir suikast düzenleyen, kara el çetesi mesubu bir sırp milliyetçisi. Ve tabii, 1. Cihan Harbinin müsebbibi, amili. En azından lise tarih kitaplarında öyle diyor. Ama Gavrilo'lar her dönemde vardır. İnanmazsan:
işin kötü tarafı suriye bunca baskı altında da türkiye'ye karşı başka kartları oynayarak durumunu hafifletme yoluna gidecek. pkk kartını sürüp, kendi iç meselelerine odaklanmış! bir türkiye hedefliyor. suriye pkk'yı isyanları bastırmakta kullandığı bilinen bir gerçek. bunlardan bir kaç yüz kadarını türkiye'ye doğru yollamaması için hiç bir neden yokken, aksini ummak...
üstüne üstlük barzani pkk'nın bazı kollarını ıkyb çatısı altında toplamayı hedeflediği düşünüldüğünde. kuzey ırakta operasyon yapmamız daha da zor hale gelecek.
türk dışişleri ne yapar bilemem ama bildiğim bir şey varsa, suriye'ye askeri operasyon düzenlemek yapılacak en son şey gibi görünüyor.
not: 3. dünya savaşı demişiz. 3. dünya savaşı 2014'de hedefleniyor. ilk adımlarını bir aksilik olmazsa 2012 mayısında atmayı hedefliyorlar. evet 2012'de dünyaya gök taşı çarpmayacak ama daha kötüsünü yapmak için elinden geleni yapan şeytanilerin ilk planı devreye girecek.
gün geçtikçe insanların aynı olduğunu daha iyi anlıyorum. yani aynı derken, aslında aynı. yani kadın, erkek hepsi birbirine benziyormuş gibi geliyor. İşimden ötürü çok fazla yolculuk yapıyorum. Fazla insan tanıyorum. Farklı şehirlerde, bazen farklı ülkelerde kalıyorum. Ama insanların hepsi aynı. genç, yaşlı, güzel, çirkin, akıllı, akılsız, cahil, eğitimli...
hepsi aynı. çok dikkatliyimdir. aslında. masasının düzeni, yaptığı vurgular, oturuş biçimi, işe gelirkenki küçük yolculukları. hepsi birbirine benziyor. başka şehirde gördüğüm "a"ya benzeyen, ama "b" gibi davranıp, "c" gibi konuşan, "d" gibi oturup kalkan, "e" gibi düşünen "f" insanı. ya da "f"ye benzeyen, ama "e" gibi davranıp, "d" gibi konuşan, "c" gibi oturup kalkan, "b" gibi düşünen "a" insanı. artık tanıştığım insanları tasnif ederken, isimleri ile değil, "abcdef..." gibi tasnif ediyorum. bunun sebebi; ilk defa dahi tanışsam 5-10 dakka konuşunca daha önce tanımış gibi olmam. tamam hayatı çözdüm demiyorum. ama insanlar sıradan ve tek düze geliyor. aynı hepsi. hele kadınlar. birbirine en çok benzeyen onlar. özel ve farklı görünmeye harcadıkları çabalarının korelasyonu, aynı görünmelerinin arasındaki korelasyonla ters orantılı.
bazen şehirler dahi aynı görünüyor. bakü ya da berlin veya bursa. hep aynı. geçenlerde farklı bir şehir olduğunu hissetmek için, ankara'nın, tarihi yerleri gezdim. gerçi istanbulda bu çok daha koalay. her ne ise ankara'nın farklılıklarını tadarken, aynılığı, şehirlerin aynılığı üstüne yeni bir şey daha keşfettim. Güvercinler...
evet her şehirin, her meydanında güvercinler var. alaca, ya da beyaz. aynı sesleri çıkaran güvercinler. bu daha da aynılık hissini köpürten bir şey oldu. ya da güvercinlerle insanların birbirine benzediğini düşünmeme neden oldu. her neyse. güvercinler ve insanlar. çatıda, kaldırımda, havada, yerde... ama her yerde aynı. iki türün her bireyini diğerinden ayırt edemiyorum. ya ben manyağa bağladım. ya da insanlar ve güvercinler tek tip olmak için yaratılmış.
___________________________________
not: bir iki metre geri çekilip bakınca, pek ala saygısız bir şeyler söylemişim gibi geldi. ama öyle değil.
Lacuna Coil sizin için terennüm eyliyor; heavens a lie
dünya demokratik kültürüne paralel, ne çok iyi ne çok kötü olan yönetim biçiminin, türk toplumunda ki geleneği.
dünyadaki örneklerinden ne çok ileri ne de çok geri dedik, zira demokrasi "ehlileştirilmiş orman düzeni"nden hallicedir. ulu önder, büyük insan, örnek şahsiyet, platon çelebinin'de politea adlı eserinde zikrettiği demokrasi hukuk düzgün işletildiği takdirde, diğer yönetim biçimlerinden efdaldir. hukuk düzgün işlediği takdirde, monarşi, oligarşı/aristokrasi, demokrasi şeklinde bir sıralama tercih ederken, hukuk işlemediği takdirde tam tersini önermektedir. platon reyiz'e göre demokrasi, hukuk düzgün işlemediği takdirde, plesibiteryen demokrasi, demokrasinin ehven-i şer olduğunu ifade eder. filhakika o filozofların, kral; kralların da filozof olması gerektiğini ifade eder. syrakuza tecrübesi ile bunun mümkünatının imkan dahilinde olmadığını görünce hayal kırıklığına uğradığında yönetim biçimlerinin temel amacının "tiranlığa dönüşmemek" olduğunu söyler. tiranlık konusunda ki takıntısı, hocası ve sevgilisi sokrates'in idamında yaşadığı travma olsa gerek.
her ne ise demokrasinin orman kanununundan hallice olduğunu ifade ettik. çünkü, orman kanunun ilk ve tek maddesi güçlü olanın galip gelmesidir. demokrasi tabiatı itibarıylede çoğunluğun galebe gelmesi gibidir. fakat problem şudur ki, galip gelen çoğunluk değil, çoğunluğun icazetini alandır. ha keza türk demokrasisi de bu şiar üstüne binadır. çok basit bir örnek olması hasebi ile;
seçim yardımı hususu bu vaziyeti tasvir eder boyuttadır. seçim yardımı. 1961 anayasasında yer almamasına rağmen, 1971 yılında yapılan parti kanunundaki değişiklik ile husule gelmiştir. keza 1982 anayasasında da seçim yardımı kavramı yer almamış. ulusu hükümeti zamanında dillendirilmiş. ama 1995 yılına kadar var olamamıştır. demokratik sistemin desteği ve güvencesi gibi görünse bile sistemin işleyişi "bir önceki seçimlerde alınan oy yüzdesi nisabında" olması demokrasinin doğurduğu adaletsizliğin, yardım esası ile katlanması demektir. %10 barajını aşan partiler oyları yüzdesi nisabında, %7 oranında oy alan partiler ise bir miktar seçim yardımına hak kazanmaktadır. yani güçlü olan partiyi daha güçlü, zayıf olan partiyi ise daha zayıf hale getirmek esasına dayalı. bu noktada türk demokrasisi emsallerini aratmaycak derecede adaletsiz olmayı başarabilmiştir.
bu noktada demokrasinin ve bilhassa türk demokrasisinin karakteristik bir özelliğ olan "avam/ayaktakımı"nın safiyetinin testi mahiyetindeki hakim ifadelere seçim yardımının emsal teşkil etmesi son derece ironik olsa gerek. zira her dönem, %10 barajının anti demokratik olduğu beyanatının kuvveden fiile geçememesi yalnızda siyasal bir handikap değil mali bir yükümlülükte doğurur. mali yükümlülükten kasıt %10 barajı kalkması halinde seçim yardımından faydalanacak partilerin yükü değil, mevcut seçim yardımından oyları yüzdesi nisabında faydalanan partilerin alternatif maliyetinin katlanacak olmasıdır. bu çerçevede, türk demokratik hayatının temel ifadelerinden olan seçim yardımı, hali hazırda demokratik düzenin "anti demokratik" bir çizgide kalması ve devam ettirilmesi üstüne kurulu. demokratik söylemin temel mottosu "eşitlik ve adalet" ise bu şartlar altında bir çeşit simülasyondan fazlası değil. monarşide monarchın özgürlük ve adalet tekelinde iken, demokraside, güçlü olanın tekelindedir.
özgürlük ve adalet, yönetim biçimlerinin garantörlüğü altında vücut bulamıyor ise nerede ulaşılabilir? pek tabi, zengin-fakir, güçlü-güçsüz ayırt etmeyen, eşit ve adil olan bir yapı ile mümkündür. şu haliyle monarşi gibi görünse bile, monarşide cahil ve eğitimsiz halkın karar alma sürecine katılması olası değildir. arada sırada muhattap alması hasebiyle, demokrasi cahil ve eğitimsiz halkın karar alma süreçlerine, simülatif ve minimalist katılım sağlayabilmesi bağlamında ehveni şerdir.
peki ya gerçek adalet ve özgürlük. eheh yalnız öldüğümüzde gerçek adalet ve özgürlüğe kavuşabiliriz. zira, böcekler yemeğini zengin ya da fakir diye ayırt etmeyecek kadar kadar kalenderdir. çok ironik ama:
Three Days of The Condor filminin final sahnesi. Arab devrimlerini özetler nitelikte. Birilerinin istikrarsızlığı diğerinin hayrına olduğu bir dünya. Çok şey söylemeye gerek yok. Hoş gerekli ise de(dünyada gelir dağılımı)benim an itibariyle takatim yok.
Çok eskiden, çok çok eskiden Mehmet ve Keriman adında emekli öğretmen çifte yazlık gibi küçük bir kır evi yapmıştık. Pergülesi ve bir iki ahşap işi kalmıştı. Peder bey bunları halletmem için göndermişti. Önceden silinmiş çam tahtalar ve mertekler getirilmişti. Mehmet amcaya gösterdiğim modeli beğenmişti. Birlikte yapacaktık. O da çam kokusuna bayılırdı. Çam tahtasının halka halka budak kısmı hariç her hangi bir yerine çivi çakmanın kendine has bir zevki vardır. Eğer çam kuzey doğu anadoludan geliyorsa ve taze ise çivinin ilk giriş anında azıcık da olsa reçine açığa çıkar ve ortalığa saf çam reçinesinin kokusu yayılır.
Pergülenin çatıyla birleştiği kirişlere alın tahtası çakmak için küçük iskeleye çıkmış üst kirişlere uzatmıştım. Merteğin kıyısındaki kurtağızı geçme gibi yaptığımız ahşap desteği yerleştiriken aşağıya bir şey düştü. Küçük siyah bir şey. Bir yarasaydı. Düz burunlu yarasa denen türdendi. O güne kadar ilk defa bir yarasaya dokunuyordum. Yarasalar hakkında saatlerce konuşabilirdim. Boyları, başlıca türleri, uterusunun hiç bir memelide olmadığı kadar farklı olduğu, erkek yarasa spermlerini depolayabilen nadir memeli türlerinden oldukları... Ama o an beni en çok etkileyen kanatlı bir fındık faresine benzeyen küçük tüylü yaratığın aynı ölçülerdeki memelili türlerinden yirmi kat daha uzun yaşayabildiği idi. Hiç bir kadifenin sahip olamayacağı yumuşaklıktaki tüylerinin altında atan kalbinin olması gerekenden daha erken; belki beş, belki on beş yıl önceden benim marifetimle sona erdiği idi. Zavallı yarasaydı.
Yani filler tepişirken çimenlerin ezildiği idi. 5235 ve 5320 sayılı kanunlar çıkarken ben okuyordum. Ceza hukuku hocama sorduğumda; "Yargıtay'da işinin ehli onca uzman var. Emin ol hepsi gerekeni yapacaktır." demişti. Hocam yanıldı bittabi. 5235 35 madde 3 fıkrası ve 5320 12. madde 1.ve 2. fıkrası. 5 yıldır biliniyor. Ve 30 aralık günü toplantı yapılıyor. 5 sene bekleyip, son günü karar almak. Gaflet içindekilerin zayıflığı, tüm yargı sistemini iki yeni yargı organın arasına örs ve çekiç arasına sokuyor. Hemde yıllardır düşledikleri istinafa yatırılarak. Şimdi ise alt üst olacak diye ağlanıyor-muş muş yapıyorlar. Hükümet kullandığı adamları "iran" tatiline çıkarıyor. Birileri heykelleri tartışıp, içki içilsin mi içilmesin mi diye tirad atıyor. Ağlamaktan şişmiş gözlerle dönüp; bizim bir suçumuz yok diyor. 2008 de diyarbakır istinaf mahkemesinin kapısına tabelasını asıyorsun, anayasayı değiştiriyorsun, hsyk'yı değiştiriyorsun, geride kalanları değiştirmek içinde "yargının" çözümsüzlüğünden dem vuruyorsun. Artık başka çare yok! Sıtmayı gösterip ölüme razı kılıyorsun. Benim aziz milletim diyip, tecavüz ediyorsun. Hepsi devleti kutsuyor. "Devlet Ana" diyor, "Cennet anaların ayağının altında" diyor. Sonra "Devlet Ana"yı becermek için fiş kesiyorlar. Bu ya devlet başa ya kuzgun leşe ile açıklanmaz. Ensest Porno bunun en kestirme adı. Gögüslerinden süt içerek gürbüzleşenler, dönüp beceriyor. İnsanlara ise açmazdan bahsediyor. Açmaz değil bazılarının aymazlığı. Hoş o da aymaz değil ya. Statülerin korunumu için göz yummak. Derin devlete şirin gözükmek. Porno değil kardeşim, soft soft, erotik film bu!
Ne değişirse değişsin, değişmeyen tek şey oligarşinin tunç yasası. Oligarklar deveran ediyor. Filler tepişirken ezilen yine "Kara Budun Türkleri" oluyor.
Pehhh, ben kendini tanrı sanan 22 kişinin karar vermesini beklerken stres yapıyorum falan... Onlar tanrı ise, titanlar hunharca sevişiyor. ☻
Nerede okuduğumu ya da kime ait olduğunu hatırlamıyorum ama şöyle bir şeydi:
"Hissedilen, yaşanılan anında yazıya dökülemez. O an depo edilir sonra, üstüne düşünülür ve yazıya dökülür. İçinden geldiği gibi yazmak teoride imkansızdır. Aksi iddia ediliyorsa zaten o yazmak değildir."
Belki daha başkaydı ama işaret ettiği, düşünce ve duygunun "mayalanması" sonra bir şeyler ortaya çıkması anlamını sanırım özetliyor. Bu fikri yazın manasında benimsediğim gibi gerçek yaşamda da benimsediğimi söylemeliyim. Yani "içimden öyle geldi" gibi ifadeler inandırıcı gelmiyor. Belki aşırı septik olmamdan kaynaklanıyor olabilir. Nihayetinde "içimden geldi" bana paranormal, mistik bir ifade gibi geliyor. Mistisizimden nefret ederim. Bir anlamı, açıklaması olmalı herşeyin. Saçma da görünse bir temel argümanın çevresini döne döne inşa edilmiş olmalı; praxis. Ya da bir argümandan beslenip kanatlanmalı; ide. Büyük küçük her nesnenin bir amacı, anlamı olmalı düşünürüm. Bu belki fonsiyonalizme ve faydacılığa kapı açabilir, ama böyle evren ve olaylar daha anlamlı ve yerli yerinde gözüküyor. Evrenin sayısız dişliden oluşan devasa mekanik bir saat olduğunu düşününmek gibi bir şey. Ama o kadar karışık bir saat ki, sistemin tamamını anlamak ve görmek imkansız.
Saat diyince aklıma geldi. Bir ara hayatında ki bazı olayların yine işleyen dişliler ve doğru zamanlama aracılığı ile gerçek anlamını bulacağına inan birini tanımıştım. Tabi kusursuz sessizliğim ile öyle düşündüğümü ona da söylememiştim. Aslında bu bile bu saat düşüncesinin amacını ve anlamını ortaya koyan bir şeydi. Goldbach teoreminin ispatını bulmak kadar heyecan verici olabilirdi. Ama bu Eukleides'ten bu yana varite olan bir gerçeğin anlamınındaki sır gibi gizli kalmalıydı. Çünkü ona bunu açıkladığımda belki saat teoreminin anlamını bulmuş olacaktı. Ve belki saat teoreminin hayatında çözemediği amacını ve hedefini kaybedecekti. Algıladığı "düzenli" evren dağılacaktı belki. O yüzden susmayı düzenini yıkmamayı tercih ettim. Her şeyin kaotik bir düzenle tıkırdadığı bir evreni, iki boyutlu deterministik bir kurgu tünel gibi algılarken dördüncü bir boyuttan iki bilinmeyeninde dahil olduğu bir integralden bahsetmek her halükarda yıkıcı olurdu.
Türevini aldığımız bir hayatın integrelini almak, fonksiyonunun türevinin tersini almaya çalışmak bildiğim evrenin yıkımına yol açmaz mı?
Tabi benzeri sonuçlar ispatın sağlaması durumunda, yansımaya bağlı olarak benim adıma da yıkıcı olacaktı. Akışının aksine dönmek zorunda bırakılan iki dişilinin diferansiyel denklemi yani türevsel denklemi bizlerin kırılıp sıfıra ulaşmamıza yol açmaz mıydı? İkimizin diferansiyel denklemine -eşit hızda döndüğümüzü ve o nokta da kesiştiğimizi var sayarak- baktığımızda birinci türevimiz için sonuç "1" ise, ikinci türevimiz (yani kendi Goldbach teoremimizin ispatı halinde) "0" çıkardı. İvmenin "0" noktasına kavuşumu ve negatif eğimli bir hız zaman grafiği çizilirdi. "0" noktasından sonra ise, o ana kadar döndüğünün aksine dönen dişlilerin yıkımı ve parçalanması kaçınılmaz olurdu.
Bu kadar matematik zırvalıktan sonra özetle 4 iyi olabilir iki asal sayının arasında ilk çift sayıdır. Ama 6 daha iyidir. Çünkü o da iki asal sayı arasındadır ve ve iki farklı çarpanı da asaldır.
Yani, birinci türevde kalıp ivmeyi artırmanın yolunu aramak, ikinci türevi almaktan daha rasyonel bir çözümdür.
Here, on the level sand,
Between the sea and land,
What shall I build or write
Against the fall of night?
Tell me of runes to grave
That hold the bursting wave,
Or bastions to design,
For longer date than mine.*
__________________________________________
*G. H. Hardy, A Mathematician Apology, Cambridge University Press, January 1992 p.57
İlk olarak Türkçeye `Altıkırkbeş Yayınevi` tarafından kazandırılmış, cyber-punk, beat, junk öğeleri barındıran pkd kitabının esas oğlanı. Kitabın kendisi, kurgusu, türü yada türleri girift karman çorman gibim gelsede asıl karışıklık bu Boby'nin haleti ruhuyesi ve beyninin tabiatı ki karışıklıktır. Buradan sonrası bir spoiler sayılamayacağı için buraya bir spoiler ibaresi koymuyorum. Çünkü kitaptan değil Boby ve onun hissiyatı üstüne olacak, gerisi.
İnsanın kendi kendini izlemesi, daha doğrusu takip etmesi için önce kendini bulması gerekir. Kendini bulduğunda ancak ve ancak kendini izleyebilir. Fakat kendini izleyebilmesi, hadi şuna laboratuar ortamında bir hemstırı incelemek gibi incelmek diyelim, "`kendisine`" dışarıdan bakabilmesi ile mümkündür. Dışarıdan bakmak. Objektif olmaya çalışmak. Objektivite özü itibarıyla zor bir hadisedir. Sevdiğinize karşı objektif olamazsınız. Aslında kız arkadaşınız `ravenous bugblatter beast of traal` kıvamında olsa bile, tabi aşıksanız yada seviyorsanız, onun eli yüzü düzgün olup olmaması konusunda özgün bir eleştiri getirmeniz zordur. İşte Boby bu naneyi kendi üstünden yemeye çalışır. Bu yüzden yapmaya çalıştığı şeyin - şimdi kitapta Boby'nin önemi yada görevi bu sorgulamaların dışında ve ötesindedir- ne derece zor olduğunu düşünün. Bunu önceki temiz yaşamıyla ilgili kaygılarında da hissedersiniz. Aslında çevresinde dönen "`yaşam`" onun eleştirisiyle ilgili değildir. Sorguladığında "yaşamı" değildir. Ben dediği şey nedir. Bunu sorgular. Fakat `tibette 7 yıl` geçirdim, artık nirvanaya şeettirdim, hare kirişna ile bütünleştim, özüm, tözüm `en'el hakka vasıl oldu` gibi bir mistik, klişe yolculuk değil, Boby'nin tarayışı. o aslında bir arayışın bile peşinde değil. Yaptığı yalnızca. Kendisine de gizlediği, gölgelerin arasında saklanmış, kendinden korkan, ya da görmekten korktuğu şeyleri saklayan o karanlığın arkasında kalan `şey`leri tarıyor. Ya da şeyleri demenin mi? şey mi demenin doğruluğunu düşünüyor. Bunu yapabilmek için `Substance D`'den yardım alıyor gibi görünse de, o çoktan kendine yabancı, dışsal bir boyutta yaşıyor zaten. İşte bu kopuş bu sıyrılışla kendini gözlemleyen Boby bölünüşü, işinin doğurduğu yabancılaşma ile `Substance D`yi kullanmayı kolaylaştırıyor. Çünkü Fred olan Boby tam bir `junkie`, fakat Boby olan Fred ise son derece kontrollü ve mantıklı. Kendisinin karanlık bölgelerini taramak adına bir çatlak açıyor ve açtığı çatlaktan Boby `Substance D` zerk ediyor. Fred ise raporlamaya, Fred'in nasıl bir insan olduğunu düşünmeye çalışıyor. Akil bir adamın bir junkie'yi anlaması, takip edebilmesi için gereken empatinin yolu ise yine; `Substance D`'den geçiyor. Hem bunu anlamak, hemde bir nakotikçi gibi davranmayan bir narkotikçi olmak için bir nakotikçi taklidi yapan bir junkie olmaya çalışıyor. Boby'i takip eden Fred zorunlu adaptasyonu için `Substance D` kullanmaya başlıyor. Kullandıkça da ikisi birbirini sesizce ve kabullenmiş, kanıksamış oalrak takip ediyor. Yani seferde aldığı doz iki ise dört oluyor. Ve buda beyin hasarını hızlandırıyor. Donna;
-damardan almaya başlamadım. ayrıca ben bir bağımlı değilim. Hem damardan alırsan 6 ay ömrün kalır
diyor. Boby;
-donna! hepimiz bağımlıyız.
diyor. Bunu bir kalıcı beyin hasarına yol açtığını bildiği halde buna devam etmesi, çok basit bir bağımlılık ikilemi gibi görünsede, yalnızca Fredin Boby'i izlemeye almasından kaynaklanmıştır. Boby Fredi, Fred Boby'i izliyor. Ama karanlığı taramak bu adamın amacı. Yani işinden ötürü Boby'e, yabancı olan Fred'in karanlıktakini taramaktaki maksadının dışında bir olay söz konusu. peki karanlığı taramak birinin asıl amacı ise bu biri kim olabilir. Boby değil, junkie serserinin teki. Fred de olamaz. O sıkı bir narkotikçi, böyle saçma sapan felsefi sorgulamalarla vakit kaybedecek değil. Peki kim bu lanet olası şey?
Bu lanet, ne olduğu bilinmeyen, her şeyi iç evrende kurgulayıp görünmeyen şey, o şey. Karanlıkta ki şey. Karanlığı tarama ediminin mesulü, sonucu, hedefi olan; karanlıktaki şey ya da şeyler. Yani saklanan, ya da görülmek istenmeyen şey, bu olayların planlayıcısı ver kurgulayıcısı. Fred hunk ofiste hep karıştırıcı elbiseleriyle dolanıyor hatırlıyorsanız. İnsanlar birbirine benzer ama ayrıntıları onları özel kılar. Peki, kimseye benzemezseniz, ya da herkese benzerseniz ne olursunuz? Cevap;
`Tanımsız` olursunuz. Yani karanlıkta ki şey ya da şeyler olursunuz. Peki bu böyle ise neden, taramak ya da taratmak, Boby ya da Fred veya şey/şeyler niye bunu yapıyor? Soru yanlış çünkü "niye" değil, "neden" gerektiği ile ilgili cevapla aynı şey. Yani karanlık.
Her neyse deli bir yazarın pisikopat bir kitabının manyak bir karakteri üstüne bu kadar uzun bir şey yazmak ancak ve ancak, junkiece bir işe tevessül etmeyle açıklanabilir. Fakat ben donna'nın gerçekliği bükmesi, `umkerhung`'a hayat verişine hayranlığımdan yazıyorum. yani Boby'i varoluşsal bir sorgu yumağına dolaştıran ardından kendisi de dolandığı yumağa ragmen , Boby'i çekip çıkarmasını ustaca becermesine duyduğum hayranlıktan yazıyorum. Evet, her kadın azıcık bu işleri kotarır. Ama Donna gibi gerçekliği, yabancılaşmayı mıncırdatıp bundan bir devrim koordine etmek anca Boby'i gibi adamların varoluşsal yumaklarını çözen ve bağlan kadınlarca yapılabilir.
Her neyse son sözü edip yazıyı tarifsiz uzunluklara ulaşmadan sakinleştirelim. Tüm bu yumaklara sarılmamak için, gidin ve kendinize kapitalist bir zebani bulun, der; ateşlediğim nefretimi sahra çölüne karıştırıp son bahar yağmurlarıyla saçlarınıza dökülmesini temenni ederim.